(Kadim simyacılar evreni dört elementle, hekimler insan ruhunu dört mizaçla açıklardı.
'Dört'; yönün, dengenin ve yeryüzündeki düzenin sayısıydı.
Ancak düzen bozulup ölüm, görünmez bir sis gibi şehre indiğinde,
bu kadim dengeyi yeniden kurmak elementlerin efendilerine değil,
gölgelerin efendilerine düştü.)
Eski bir şehirde ölüm, yalnızca nefesi değil, zamanın ritmini de durdurduğunda, geriye sadece kokular ve sırlar kalır.
17. yüzyılın Marsilya’sı, gökyüzünün kentin üzerine bir kefen gibi kapandığı, her kapı eşiğinin sessiz bir veda sahnesine dönüştüğü böyle bir büyük karanlığın içindeydi. Kara Ölüm, zengin konaklarının yaldızlı kapılarından içeri süzülürken ne rütbe dinliyordu ne de servet. Ancak kentin bu en çaresiz döneminde; dirilerin girmeye korktuğu, ölülerin ise çoktan terk ettiği hanelere fütursuzca giren dört hırsız, tıbbın ve otoritenin diz çöktüğü bir çağda hayatta kalmanın o keskin ve aromatik anahtarını ellerinde tutuyordu.
Bu adamlar, herkesin kaçtığı vebalı evlere girip ölülerin ziynetlerini topluyor, cesetlere dokunuyor ama ne hikmetse hastalıktan hiç etkilenmiyorlardı. Yakalandıklarında onlara sunulan pazarlık, aslında koca bir devrin kendi acziyetinin itirafıydı: "İdamdan kurtulmak istiyorsanız, hayatta kalma sırrınızı verin." Onları ipe götürecek olan çaldıkları altınlar değil, ölüme meydan okuyan o esrarengiz bağışıklıklarıydı. İdam sehpasının gölgesinde hayatlarını takas ettikleri bu sır, aslında ne pahalı bir iksir ne de karmaşık bir ameliyattı. Hırsızlar, ellerini yıkadıkları ve gargara yaptıkları; içine pelin otu, biberiye, ada çayı ve lavanta kattıkları keskin bir sirke ile ölümü kapı eşiğinde durdurmuşlardı. Yani doğanın kokularını, verdiklerini bir kalkan gibi kuşanmışlardı.
Bu keskin tat ve koku, sokağın ve kadim bilginin verdiği bir cevaptı aslında. Modern dünyanın henüz tam anlamıyla kavrayamadığı o "özerk sağlığın" en somut temsiliydi. İnsanı kendi iyileşme gücünden koparıp onu devasa sistemlerin elinde pasif bir nesneye dönüştüren anlayışın aksine, bu sirkeli formül; şifanın bazen kurumların çok uzağında, toprağın bağrında ve insanın kendi öz gücünde saklı olduğunu haykırıyordu.
Marsilya sokaklarında yankılanan bu esrarengiz bilgi, zamanla bir efsaneye dönüşerek ve Akdeniz’in dalgalarını aşarak İstanbul’un nemli mahallelerine, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin masasına kadar uzandı. 19. yüzyılda kolera kentin kapılarını zorlarken Mustafa Behçet Efendi yoksulları da gözeterek yazdığı “Kolera Risalesi” ile halka, özellikle de güneşin uğramadığı, evlerin birbirine yaslanarak nefes aldığı o dar sokaklarda bu "Dört Hırsız Sirkesi" ile korunmalarını önerdi. Çünkü biliyordu ki; salgınlar her ne kadar mikroskobik canlıların eseri olsa da, etkileri her zaman sosyal ve ekonomik yarıkların derinliğine göre şekillenirdi. Pandemiler, toplumun en zayıf halkalarını, yoksulluk ve yetersiz altyapı nedeniyle her zaman daha sert vuruyordu.
Tarih, tekerrürden ibaret sarsıcı bir döngüdür. Sahneler değişse de, kurbanların yüzü hiç değişmedi; "Kara Ölüm"den bugünün modern krizlerine kadar fatura hep aynı soğuk eşiğe, yani en savunmasız olanın kapısına bırakıldı. İyileştirmek vaadiyle göğe yükselen her yapı, harcında adalet yoksa, çaresizliği bizzat besleyen soğuk bir kaleye, çıkışı olmayan bir labirente dönüştü.
Sonuç olarak Ivan Illich’in uyarısı, bugün her zamankinden daha tanıdık bir gerçeğe işaret ediyor: Modern dünya, sağlığı pırıltılı teknolojilere ve devasa koridorlara hapsederek, insanı kendi acısıyla baş etme ve şifasını doğadan devşirme gücünden sessizce kopardı. Bir sistem ne kadar karmaşıklaşır ve profesyonelleşirse, ironik bir şekilde asıl öznesini —insanı— o kadar uzağa, kendi şifasına yabancı bir sürgüne gönderebiliyor.
Dr. Öğr. Üyesi Emrah TÜNCER

