Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr
Memnuniyet ve Önerileriniz için   İGÜMER
 Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr

Sosyal Hizmet








 KUSURSUZ HİKÂYENİN İSTENMEYENLERİ




Modern dünya ışıkları hiç sönmeyen, devasa ve durmaksızın akan bir otoban gibidir. Herkesin acelesi vardır. Herkes bir yere yetişmek, bir şeyi başarmak ya da en azından “başarmış gibi” görünmek zorundadır. İşte Mary Douglas’ın o sarsıcı sorusu, bu baş döndürücü hızın tam ortasında, acı bir fren sesi gibi kulaklarımızda çınlar: “Toplum kimi görünmez kılar?”
Cevap sandığımızdan çok daha acımasızdır: Toplum, kendisini yavaşlatanı görünmez kılar.
Bugünün dünyasında yoksul olmak, hasta düşmek ya da acı çekmek, sadece bir talihsizlik değil, aynı zamanda sisteme karşı işlenmiş bir kabahattir. Çünkü yoksul, o parlak vitrinin önünde durduğunda manzarayı bozar. Hasta olan, kurguladığımız o “sağlıklı ve dinamik” yaşam senaryosunda bir aksaklıktır. Acı çeken ise neşeli Instagram akışımızda istenmeyen bir “spoiler” gibidir. Bizler, büyük bir titizlikle inşa ettiğimiz o başarı hikâyesi sekteye uğramasın diye, aksayan her şeyi kadrajın dışına iteriz.
Mary Douglas, “Kir, yerli yerinde olmayan maddedir” derken aslında tam da bu sosyal temizliği tarif ediyordu. Lüks bir alışveriş merkezinin kapısında duran evsiz bir adam, oradaki güvenlik görevlileri ve müşteriler için “kir”dir. Mesele adamın üstünün başının pis olması değildir. O ışıltılı, o hızlı ve o zengin “yer”de durarak, oranın hikâyesine ihanet ettiği için kirdir. O, “yerli yerinde” değildir. O, bize dünyanın o kadar da mükemmel olmadığını fısıldayan, huzursuz edici bir dipnottur. Ve dipnotlar, ana metni yavaşlattığı için derhal silinmelidir.
Jean Baudrillard’ın Nesneler Sistemi’nde uyardığı o soğuk gerçeklik de burada devreye girer. Biz artık insanlarla değil, onların işaret ettiği statülerle ilişki kuruyoruz. Bir insan “işlevsel” değilse, yani üretmiyor, tüketmiyor ve o parıltılı döngüye hız katmıyorsa, bozuk bir ev aleti gibi kenara ayrılmalıdır. Nesnelerin kutsandığı bu evrende, kırılgan insan ne yazık ki “eski model” bir eşya muamelesi görür (Bu durumun akademik dünyadaki karşılığı çok daha ağırdır).
Bir düşünün; şehrin en işlek caddelerinde yürürken neden adımlarımızı istemsizce hızlandırırız? Yerde yatan birini gördüğümüzde neden bakışlarımızı kaçırıp telefonumuza sarılırız? Çünkü durursak, hikâye bozulacaktır. Durursak, o insanın acısı bizim konforumuzdan bir parça koparacaktır. Yoksulluk ve keder, modern zihinde bulaşıcı bir hastalık gibi algılanır. Sanki o kedere dokunursak, kendi mutluluk simülasyonumuz çatlayacak, hızımız kesilecektir.
Oysa o parlak vitrinlerin ardına hakikatin gözüyle baktığımızda, asıl gerçeği görürüz: O vitrinleri parlatanlar onlardır. O gökdelenlerin harcını karan, o caddeleri süpüren, o “kusursuz” hayatın yükünü sırtlanan ama fotoğraf karesine girmesi yasaklananlar onlardır.
Bizim “hikâyemizi bozan” şeyler, aslında hayatın ta kendisidir.
Neticede kurduğumuz bu düzen büyük bir illüzyondur. Acıyı, yoksulluğu ve hastalığı “görünmez” kılarak, onları şehrin çeperlerine sürerek yok edemeyiz. Sadece kendi vicdanımızı köreltiriz. Çünkü bir toplumun asıl hızı, en öndekilerin ne kadar hızlı koştuğuyla değil; geride kalan, ayağı tökezleyen ve “beni bekleyin” diyen o en yavaş kişinin elinden tutup tutmadığıyla ölçülür.
Eğer hikâyemiz, acı çeken birinin yüzüne bakınca bozuluyorsa, bırakın bozulsun. Belki de o hikâye, zaten baştan beri yalandı.
Dr. Öğr. Üyesi Emrah TÜNCER