Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr
Memnuniyet ve Önerileriniz için   İGÜMER
 Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr

Dil ve Konuşma Terapisi








 KEKEMELİK: NÖROÇEŞİTLİLİK PERSPEKTİFİNDEN BİR İLETİŞİM FARKLILIĞI


Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü Öğr. Gör. Seda Keten, kekemeliği akıcılık merkezli yaklaşımların ötesinde değerlendirerek nöroçeşitlilik perspektifinden bir iletişim farklılığı olarak ele alan yaklaşımıyla, konuşma üretimindeki bireysel farklılıkların görünmez kılınmasına dikkat çekti. Akıcı konuşmanın tek norm olarak kabul edildiği iletişim anlayışının sınırlarını tartışan Keten, kekemeliğin konuşma üretiminin zamanlanması ve motor kontrol süreçleriyle ilişkili doğal bir nörogelişimsel farklılık olduğunu vurgulayarak bu yazıyı ele aldı.


Genellikle "normal" olanın tek bir kalıba sığdırıldığı bir dünyada, konuşmanın akıcı olması bir zorunluluk gibi sunulur. Oysa doğa çeşitliliği sever; beyinlerimiz de öyle. Her bireyin düşünme, algılama ve kendini ifade etme biçimi farklıdır. Buna rağmen, iletişim söz konusu olduğunda belirli bir hızın, ritmin ve akıcılığın norm olarak kabul edilmesi, bu çeşitliliği görünmez kılmaktadır.

Kekemelik de tam bu noktada bir “sorun” olarak görülür. Konuşmanın duraklamalar, uzatmalar ya da tekrarlarla kesintiye uğraması, çoğu zaman iletişimin amacından ziyade, iletişim partnerinin akıcılığa dair beklentileriyle çatışır.
Nöroçeşitlilik perspektifinden bakıldığında kekemelik, konuşmayı planlayan ve bu planı sese dönüştüren beyin bölgeleri (kortikal ve subkortikal yapılar) arasındaki zamanlama ve uyum (senkronizasyon) farkından kaynaklanmaktadır. Yani kekemelik, konuşma üretiminin zamanlanması ve motor kontrol süreçleriyle ilişkili, nörogelişimsel farklılıktır. Nöroçeşitlilik perspektifi, bu farklılığı patolojik bir etiketle sınırlamak yerine insan nörolojisinin çeşitliliği çerçevesinde değerlendirmeyi önerir.

Bu noktada kekemeliği, "tedavi edilmesi gereken bir hastalık" olarak tanımlamak yerine; beyindeki konuşma sisteminin doğal bir biyolojik farlılık olarak kabul etmek gerekir. Bu yaklaşım, bireyi "yetersiz" sıfatından kurtararak insan beyninin nörolojik çeşitliliğin bir yansıması olarak görmemizi sağlar. Bu bakış açısı toplumsal kabulü artırır ve bireyin sosyal yaşamda kendi doğal konuşması ile var olabilmesinin önünü açar.

Bu perspektif doğrultusunda, müdahale yaklaşımları da köklü bir değişim sergilemektedir. Hedef, bireyin konuşmasını zorla ‘akıcı’ hale getirmeye zorlamak değil; iletişimi daha rahat ve anlamlı bir hale getirmektir. Klinik uygulamalarda kullanılan duyarsızlaştırma ve kabul temelli stratejiler, konuşma sırasında yaşanan kaygıyı azaltarak, takılmaların bireyin günlük yaşamını olumsuz etkilemesini önlemeyi amaçlar.

Kekemeliğin birey üzerindeki etkisi, yalnızca konuşmanın akıcılık  özellikleğiyle  sınırlı değildir. Akıcı sözlü performansın ön planda tutulduğu ortamlarda kekemeliği olan bireyler daha fazla zorlanabilmektedir. İletişim çift taraflı bir süreçtir. Kekemeliği olan bir bireyle konuşurken iletişim partnerinin tutumu bu sürecin verimliliğini belirleyen en kritik faktördür. Takılmalara odaklanan, konuşmayı tamamlamaya  ya da “düzeltmeye” çalışan tepkiler, iletişim üzerindeki baskıyı artırarak kekemeliğin daha belirgin yaşanmasına neden olabilir.
 
Kelimelerin Ötesine Bakmak…

İletişimin başarısını yalnızca pürüzsüz bir ses dizilimine indirgemek, dilin ve anlamın çok boyutlu doğasını göz ardı etmek anlamına gelir. Dinleyici, odağını "sözcüğün nasıl söylendiğinden" uzaklaştırıp, "neyin anlatılmak istendiğine" yönlendirdiğinde, konuşma üretimindeki istemsiz duraklamalar iletişimi kesintiye uğratan birer "hata" olmaktan çıkar. Dinleyicinin mesajın içeriğine odaklanması, iletişimin asıl işlevi olan anlam aktarımının gerçekleşmesini sağlar.

Kekemeliği nöroçeşitlilik temelinde bir "iletişim farklılığı" olarak kabul etmek, bireyin üzerindeki patolojik damgasını kaldırılmasının temelini oluşturur. Tıpkı doğada hiçbir nehrin dümdüz akmaması; kıvrılması, duraksaması ve taşlara çarparak kendi yolunu bulması gibi, insan konuşması da her zaman akıcılık sergilemeyebilir. Ancak bir nehir, akışındaki bu fiziksel dirençlere rağmen nasıl nehir olma özelliğini yitirmiyorsa, kekemeliği olan bir birey de konuşmasındaki duraksamalara rağmen mesajın ve anlamın asıl taşıyıcısıdır.

Akıcılığı merkeze alan bir dünyada kekemelik, sorun gibi görünür; ancak anlamı merkeze alan bir iletişim anlayışında bu durum, yalnızca farklı bir ifade biçimidir. Belki de bu yüzden, kekemelik yalnızca konuşmaya değil, dinlemeye de dair bir meseledir. iletişim, her zaman sözcüklerin kesintisiz akışıyla değil; kimi zaman duraklamaların, boşlukların ve sessizliklerin taşıdığı anlamla kurulur. Mevlânâ’nın söylediği gibi, “Sessizlik Tanrı’nın dilidir; geri kalan her şey yetersiz bir tercümedir.” Bu bakış açısı, konuşmadaki duraksamaları bir eksiklik değil, anlamın farklı bir taşıyıcısı olarak görmeyi mümkün kılar.