Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr
Memnuniyet ve Önerileriniz için   İGÜMER
 Sağlık Bilimleri Fakültesi - sbf@gelisim.edu.tr

Sosyal Hizmet








 STOCKHOLM'DE DENİZ, DENİZDE VASA, VASA'DA BİR HUBRİS: KİBRİN SON 20 DAKİKASI




İbn Tufayl’ın o ölümsüz kahramanı Hay bin Yekzan, ıssız bir adada tek başına büyürken evrenin o sessiz, israfsız ve kusursuz işleyişini salt aklıyla, doğayı izleyerek keşfetmişti. Doğada her şeyin bir ölçüsü, her ağırlığın bir dengesi vardı; hakikat, gösterişten uzak, sade ve pürüzsüzdü. Fakat insan kalabalıklara karışıp saraylar, caddeler, şehirler inşa etmeye başladığında, aklını gerçeğe değil, tuhaf bir biçimde kibre ve görkeme teslim eder. Kendi sınırlarını unutur, doğanın o şaşmaz terazisini sırf gövde gösterisi yapmak için bozabileceğini sanır. İnsanın sınırlarını unutup kendi eliyle hazırladığı o yaldızlı felaketlerin en sarsıcı olanı, bugün Stockholm’de, Baltık Denizi’nin soğuk sularının hemen kıyısında bizi bekliyor.
Şehrin rüzgârlı köprülerinden geçip Djurgården adasındaki o loş, kubbeli yapıdan içeri adım attığınızda, genzinizi ağır bir katran ve tuz kokusu doldurur. Karşınızda, karanlık suların içinden bir hayalet gibi çıkarılmış, zamanın ve balçığın siyaha boyadığı devasa bir ahşap ceset durmaktadır. Burası bir müze değil, aslında ihtişamlı bir mezardır; karşınızdaki de İsveç İmparatorluğu'nun yenilmezliğini cümle âleme kanıtlamak için tasarlanan o efsanevi savaş gemisi Vasa'dır.
Bugün o müzenin karanlığa çalan ışıkları altında sessizce uyuyan bu gövdeye baktığınızda, 1628 yılının o ağustos sabahında sularla ilk kucaklaştığı anı hayal etmek zordur. Çünkü o gün Vasa, böyle siyah ve kederli değildi muhtemelen. Kan kırmızısına, göz alan altın sarısına, gök mavisine, katran siyahına ve pembeye boyanmış, çığlık çığlığa bir gösteriş abidesiydi. Gövdesini bir sarmaşık gibi saran, elle oyulmuş o yedi yüzü aşkın figür ve heykel, dalgaları yarmak için değil, düşmanın zihnini paramparça etmek için oradaydı. İsveç Kralı II. Gustav Adolf, gövdesindeki o Roma imparatoru büstleriyle kendini adeta tanrılarla eş tutuyor, can düşmanı Polonya'ya ve tüm Avrupa'ya sarsılmaz gücünü ilan ediyordu. Fakat o devasa sanatsal yük, o akıl almaz renk cümbüşü, güzelliği bir ağırlığa çevirecek ve kalyonun nefesini kesecek ilk düğüm olacaktı.
Mevlânâ, asırlar önce Mesnevî’sinde tam da bu körlüğü, gücüne ve yenilmezliğine öylesine inanan bir aslanın hikâyesiyle anlatır. Kurnaz bir tavşanın peşinden giden aslan, derin bir su kuyusuna bakar ve orada gördüğü kendi yansımasını, tahtına ve ormanına göz diken başka bir düşman sanır. Gördüğü kusur, aslında kendi kibrinden başka bir şey değildir. Öfkeyle suya atlar ve kuyu sandığı o kibrin içinde, aslında kendi nefsinde boğularak can verir. İşte o ağustos sabahı Stockholm limanında suya indirilen Vasa da, aslında o kuyuya bakan aslanın ta kendisiydi. Baltık sularına baktığında düşmanlarını ezeceğini sanıyor ama o derin sularda sadece kendi devasa ve içi boş kibrinin yansımasını görüyordu.
Çöküş, her zaman dışarıdan gelen bir kasırgayla değil, sarayın ihtişamlı koridorlarındaki ecel terleri döken bir suskunlukla başlar. Otuz Yıl Savaşları'nın kan kokan ikliminde mutlak hâkimiyet arzulayan Kral'ın bitmek bilmez hırsı, ahşabın ve fiziğin sınırlarını acımasızca zorluyordu. Gemi kızaktayken planlar defalarca değişti. Tersane mühendislerine, geminin boyunun uzatılması ve normalde asla taşıyamayacağı kadar büyük, saray yavrusunu andıran bir üst yapı inşa edilmesi emredildi. Sürecin ortasında baş mimar Henrik Hybertsson’un hastalanıp ölmesi, belki de doğanın yaklaşan felakete dair ilk şefkatli uyarısıydı. Ancak işi devralan yardımcısı, otoritenin o ezici gölgesi altında bir kelime bile edemedi. Gemi suya indirilmeden hemen önce yapılan o meşhur denge testinde, otuz asker güvertede bir uçtan diğerine koştuğunda gemi öylesine esnemiş ve yatmıştı ki, testi dehşet içinde durdurmak zorunda kaldılar. Limandaki çivici kalfasından ustabaşına kadar herkes, geminin aslında yaldızlı bir tabut olduğunu görüyordu. Fakat liyakat ve bilim, mutlak gücün karşısında çoktan dilsizleşmişti. Sert, tahammülsüz bir krala "Efendim, bu gemi batacak" diyecek cüret, koca bir imparatorluğun sınırları içinde bulunamadı. Korku, hakikati dile getirecek dilleri kör düğüm etmişti.
İşte Vasa'yı o karanlık sulara çeken asıl şey ise yerçekimi değil, o doymak bilmez iştah, sınır tanımayan silahlanma hırsıydı. İlk çizimlerde tek bir top güvertesi varken, Kral’ın son dakika emriyle geminin göğsüne iki katlı, devasa bir ağır top güvertesi yarıldı. Oraya tam 64 adet bronz ölüm makinesi yerleştirildi. Bu, dönemin denizcilik aklının alamayacağı, gerçeklikten tamamen kopmuş bir güç zehirlenmesiydi. Tonlarca ağırlıktaki o bronz toplar, geminin ağırlık merkezini su hattının çok üzerine, adeta boşluğa doğru çekti. Geminin karnına doldurulan safra taşları, ayakları yerden kesilmiş bu devasa kibri dengelemeye yetmedi.
Takvimler 10 Ağustos 1628'i gösterdiğinde Vasa; onca şatafat, altın sarısı heykeller ve top namlularının ucunda limandan ayrıldı. İnsanın doğaya karşı kazandığını sandığı o görkemli zafer yürüyüşü, sadece yirmi dakika sürdü. Çünkü deniz, insanın unvanlarına, hiyerarşisine ve taçlarına aldırış etmez; suyun kendi şaşmaz bir adaleti vardır. Liman çıkışında esen sıradan, yaşlı bir balıkçının dönüp bakmayacağı kadar hafif bir rüzgâr, devasa geminin şişkin yelkenlerini okşadı ve gemiyi yana doğru usulca eğiverdi. O esnemeyle birlikte, topların heybetini dosta düşmana sergilemek için sonuna kadar açık bırakılmış alt güvertedeki top lombarlarından, okyanus kusursuz bir sabırla içeri dolmaya başladı. Saniyeler içinde, Avrupa'nın en büyük gözdağı, o muazzam el emeği ve içindeki çaresiz mürettebat sulara gömüldü. Ahşap parçalandı, insanlar öldü.
Bugün o loş salonda, zamanın ve çamurun içinden çekip çıkarılmış o devasa ahşaba bakarken, insanın kendi elleriyle kazdığı o derin kuyuları düşünürsünüz. Vasa, sulara gömülmüş basit bir mühendislik hatası yahut talihsiz bir deniz kazası değildir. O; Hay bin Yekzan'ın ıssız adasında bulduğu o saf dengeyi yitiren, kuyuya bakıp kendi yansımasına kükreyen aslan misali kendi görkeminin altında ezilen insanın trajedisidir. Sınırlarını unutup liyakati korkuya kurban eden koca bir imparatorluğun, suyu ve rüzgârı yaldızlı ahşaplarla dize getirebileceğini sanan o kör aklın, doğadan aldığı yirmi dakikalık, sessiz ve yüzyıllar boyu unutulmayacak kadar ağır bir cevabıdır.
 
Dr. Öğr. Üyesi Emrah TÜNCER

 
3
  
2